Yukarı
29

Emre Eş

Bilgeydi...

01 Aralık, 2017

   Çocukluğumda kapısının önünde oynardım...

   Mutfağı sokağa açılırdı. Kapısı her daim açıktı... Mutfağın yani sokağa açılan kapının eşiğinde küçük tüpte kaynatırdı aşını. Bilgili değildi ama bilge biriydi. Yaşama dair ters-düz edecek farklı bir yaklaşımı, söylemleri vardı.

   İlkokulu bitirememiş, sevdiğini yıllarca korkudan beklemiş. Abisinin öğrettiğinin üzerine ekleyerek yazabilmiş kamusal evrakların doldurulması gereken alanlarına...

   Her teneffüs zili çaldığında sırtında mavi hırkası, nasırlı elleriyle bana bisküvi, gofret, meyve suyu uzatırdı parmaklıkların arasından... Bir teneffüs bile gelmese, içi içine sığmazdı. Kendimi anlayamadığım yıllarda, onun bu davranışlarını anlayabilmem imkansızdı.

   Kendi ördüğü iplikten cüzdanında hep bozuk parası vardı bana yetecek kadar... Bir güne bir gün yok demedi. Geri çevirmedi beni.

   Akşamları birkaç sokak aşağıya doğru sallanırken mahallenin keskin yokuşundan, kapının kenarından takip ederdi beni. Eve sağ salim giriyor muyum diye...

   Telefonların rehberleri yoktu, onun ufak kara kaplı bir defteri vardı, kendi anlayabildiği yazım şekliyle kaydetmişti yakınlarını... Çevirmeli telefonun arama tonu genellikle bize dönüktü, "Emre eve geldi mi?", "geldi anne", "tamam, iyi akşamlar"

   Havra sokağından taşıdığı çantalar, çocukluğumun en güzel, en özel poşetleriydi. Biberli kuru fasulyesinin üzerine yemek tanımıyorum. Bir de mahalle çocuklarıyla toplaşıp, bahçede muhallebi ziyafetleri en aklımda kalanlardan...

   Her akşam Trt'nin verdiği özetlerden fenerbahçe maçlarını takip ederdi. Fener galip gelince tabi. Kaybedersek, hiç açma o konuyu der kapatırdı. Fatih Terim'i, Fatih Kerim olarak biliyordu. Ne kadar anlatsam da değişmedi.

   Bir keresinde onu, "Kuran okurken gördüğümde, ne anlatıyor, anlıyor musun sen arapça?" demiştim. "Bu kitap, yol arkadaşıdır, yaşamının yörüngeden çıkmamasını sağlar. Anladığımı  sanıyorum. Biraz türkçe, biraz arapça öğrenmeye çalışıyorum işte..." demişti.

   O dönemler, Tevfik Fikret, Behçet Necatigil şiirleri okuyordum... O da, "bana da okusana dinleyeyim" derdi. "Sen şiir sever misin?", "Şiir de severim tabi. Dinlemeyi sevmeyen, anlaşılmayı nasıl bekler oğlum" demişti!

   Dedim ya, bilgili değildi. Bilgeydi. Onda anlamlandıramadığım bir tılısım vardı... Kendine has bir üslupla, nice dehlizlerden geçip yoğrulmuştu...

   İki odalı bir evde çürüttü ömrünün büyük bölümünü...

   Bir kez olsun, hastayım dediğini duymadım, bir kez olsun üşendiğini görmedim. Her şeyi vakitliceydi, özenliydi. Ayaklarında hep terlik gördüm. Ayakkabı alacak durumu varsa da almazdı. Kendine yaşamayı sevmiyordu çünkü. Diğerkamdı...

   Yine bir akşam yemeği vakti, koşar adım girdim içeri... Tencerenin kapağını kapatırken yakalım. Biberli kuru fasulye hayaliyle, "ne var anneanne yemekte?" duraksadı. İç çekti, yaşlılığının iyiden iyiye onu sıktığı zamanlardı hissediyordum.

   "Ne mi var? Kapalı kaynar tencere bilinmez, et mi pişer, dert mi pişer..." Hal tercümesinin vücut bulduğu andı. Koca bir yaşamın özetiydi, sokağa açılan mutfak kapısı ve marifetler barındıran tenceresi.

   Behçet Necatigil'i sevdiğini de o gün anlamıştım. Anneannemdi, annem gibiydi...



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle


SOSYAL MEDYA


MAGAZİN

Hakan Yılmaz ilk kez konuştu!

Oyuncu Hakan Yılmaz ve eşi Elif Yılmaz, geçtiğimiz günlerde Etiler'deki bir otelde üç kişinin saldırısına uğramıştı. Saldırı sonrası Hakan Yılmaz, ilk kez konuştu. Geçtiğimiz günlerde Eti...

TEKNOLOJİ

EDİTÖR'ÜN SEÇTİKLERİ

İnatçı ve meşgul olan 100'ü görüyor!

Yeni bir araştırmaya göre inatçı ve meşgul insanların akıl sağlığı daha iyi oluyor ve uzun yaşıyorlar... San Diego Üniversitesi ve Roma Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre 100 yaşına kadar yaşayabilmek için ‘inatçı ve meşgul’ olmak gerekiyor.

ÇOK YORUMLANANLAR

ÇOK OKUNANLAR