Yukarı
4

Aydan Tuncayengin

Efendi / Köle

10 Haziran, 2018

    İnsan yaratılırken akıllı ve eşit yaratılmıştır. Ancak politik ve sosyolojik referanslara sahip olan efendi / köle ilişkisinden kurtulamamıştır. Çünkü korkması için her şeyin hazır olduğu bir bilincin köleleşmemesi olanağı yoktur.

   Korkmuş bilinç, efendisini aramaya bağımlı olmuş bilinçtir, köleleşmiş bir bilinçtir. Köleleştiği için de efendisini bulmak ve kendisini efendisinin bilincinde tanımak zorundadır.

   Günümüzün toplumlarında bireyler kendilerini korkutan bilinçle yüz yüze gelme olanağına da sahip değillerdir.

   Kuşkusuz, efendi ve köle ahlâkının anlaşılmasında politik anlamıyla güç, yani hükmeden veya hükmedilen olmaktan kaynaklanan güçlülük ya da güçsüzlük hissi, önemli bir referanstır.

   Atilla İlhan’nın dediği gibi “İnsanlara özgürlük verip, bağımsızlıklarını ellerinden alıyorlar…”

   Acaba bu özgürlük ve bağımsızlığımızı efendilere biz mi teslim ediyoruz?  Kimden korkuyoruz? Toplumsal üretim ve insan ilişkilerinin saray anlayışıyla, yani efendi / köle bakış açısıyla yüzyıllardır devam etmesi tarihin hiç bitmeyen tekrarıdır.

   Halkın nasıl yaşadığı kimsenin umurunda olmamıştır. Milyonlarca köylü, işçi, çeşitli alanlardaki üreticiler, esnaf,  az sayıdaki küçük burjuva sanki yüzyıllardır tarih dışında yaşamıştır. Efendiler yaşamlarıyla her zaman tarihin sahibi olmuşlardır. Onların yaşamı, nasıl yaşadıkları konuşulmuş ve gelecek nesillere aktarılmıştır.

   Toplumların fikri ve manevi yönden yükselmesi konularıyla ilgilenenlerin az olması Efendi / Köle ilişkisini devam ettirmiştir.

   Efendi ile Köle, kendi müstakil kişiliklerinin farkında olsalar da, Evrensel Aklın tezahürleri olduklarını bilmiyor ve birbirlerini hasım sayıyorlardı. Husumet çatışmaya yol açıyor, sonuçta biri diğerini köleleştiriyordu.
İlk bakışta Efendi her şey, Köle ise bir hiç’ti. Hakikatteyse, çalışan ve emeğiyle dünyayı dönüştüren Köle’ydi. Köle çalışmakla tatmin oluyor ve öz-bilincini geliştiriyor, Efendi ise Köle’ye bağımlı kalıyordu. Son kertede, bu iki müstakil varlık arasındaki çatışma, Köle’nin özgürleşmesiyle aşılıyordu.

   Evrensel Akıla rağmen “Aklın kendine yabancılaşması” diğer insanları yabancı veya hasım görmesine neden oluyor. Oysa hepimiz büyük evrensel bütünün parçalarıyız! Oysa adil olmayan toplum düzenine efendi de, köle de başkaldırıyor değil mi?

   Kapitalist ekonomi, insan yabancılaşması öylesine zirveye oturdu ki, insanlığı kapitalizmin egemenliğinden kurtaracak maddi güç işçi sınıfı olmasına rağmen, akıllar durulmaz dalgalanmadan diye düşünüyorum!..

   Milletin maddi manevi hayatlarının düzeltilmesi, iyileştirilmesi ve yükseltilmesi için kimse çabalamamıştır. Yöneten efendiler  “İyi duruma gelenler mutlu olsun, kötü durumda olanlar sabrı öğrensin” denmiştir…  Her çağda ve her bölgede, halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmışlardır.

   Zorluklara ve yokluklara katlanmak, halkın zorunlu bir görevi gibi kabul edilmiştir.

   İktidardaki efendiler, her vesileyle halka saldırır, hor görürler. Her zaman ve her yerde aynı şeyleri söylerler. Milletin sabır ve tahammül içinde oluşundan coşkuyla söz ederek, milletin bu mecburiyetini bir din konumuna yükseltirler. Dini sabır ve tahammüle dönüştürerek ibadet yaptıklarını sanırlar.

   Özgürlükleri, mutlulukları, zenginlikleri kendisi için isteyen, halka ise en büyük sefalet ve mahrumiyetlere karşı tahammül etmeyi tavsiye eden burjuvalara, seçkinci devlete kızmayalım da ne yapalım?

   Halk biraz kendisine de kızmalıdır! “Neden bu mecburiyete tahammül ediyorum? Düşünce uyuşukluğuma, maddi, manevi sefalete ve hukuksuzluğa nasıl alıştırıldım?” diye düşünmelidir!.. Milyonlarca insan arasında hala ilkel yaşam koşullarında yaşayan insanlar var. Tek düşünceleri midelerini doldurmak olan iki sınıf arasındaki derin farka bahçe ve ormanı örnek gösterebiliriz.

   Bahçeye baktığınızda;  yolları güzel, çiçeklerle süslenmiş. Bakımlı, fıskiyelerden su fışkıran, yol kenarlarında heykelleri, kanepeleri olan, her köşeye özenli bir insan elinin dokunduğunu anlıyorsunuz. Orman ise, yabani, bakımsız,  kendi haline terk edilmiş, devrilmiş ağaçlar ve  çürümüş bir yaşam içinde kimsenin ilgilenmediği bir yere dönüşmüş!..  İşte zenginle – fakir arasındaki fark da bahçe ile orman gibidir!..

   Bir tarafta eğitimli, konforlu, sağlıklı yaşamlarla halktan kopuk farklı boyutta yaşayanlar diğer tarafta hayatı bakımsız, doğal orman hayatına çevrilen, kendi haline terk edilmiş halk yığınları… Ülke halkının ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz olmasına seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık ışığı ile aydınlanan bir insanın buna duyarsız kalması da cinayettir.

   Devlet kavramı; üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunları olan, bol ve temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz olan bir şato değildir.

   Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bu insanların yediği içtiği her şeyi, giderini hesapladığımızda, eğitimli, iyi yetiştirilen bir insanın, ülkeye neler kazandırabileceğini düşünün.  Bir de üretmeden tüketenlerin, asalakların maliyetini karşılaştırın. Eğer halkımızın tamamı iyi bir eğitim sistemi içinde yetişmiş olsaydı, bunların her biri, ülke için, halk için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.

   Köy Enstitülerinin ve Halk Evlerinin Mustafa Kemal Atatürk'ün "aydınlanma devrimini” üstlenmek gibi önemli bir işlevi vardı. Cumhuriyet yönetiminin toplum yapısını yönlendirici uygulamalarının en belirgin örneklerindendir. Yararsız ve serseri bir milletin kime faydası olur?  İyi bir hayat için ruhu tutuşan, temiz düşünceli, temiz ahlaklı, kendine inanç ve bir ideal gerekir. Gençliğin büyük ülküleri ve öncüleri olmalı. Düşünceden yoksun, ilkesiz olarak yetişmemeliler. Kolay kazançlar peşinde koşmamalılar. Toplumun ahlak oksijeni yükselmelidir. Vakit geç olmadan çocuklarımızı yepyeni, güçlü, eğitimli aydın ve asil bir kuşak olarak uygarlık hizmetkârları olarak yetiştirmeliyiz.

   Çocuklarımız iyi eğitim görmeli. Uygarlık yolunda gitmeli. Halk kitlesinin ruhunu ve gönlünü akıl ve bilim yolunda tutuşturmak gerek. Oysa milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlaken çürüyor. Kimse kokuşmuşluğu görmüyor müdahale etmiyor. Karakteri bozulmuş, yozlaşmaya alışmış doğal durum olduğunu sananlar var. Düşünsenize milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefillik içinde yaşıyor ve ölüyorlar.  Çöldeki deve kuşu gibi, önümüzdeki tehlikeleri görmemek için başımızı sürekli kuma gömüyoruz. Uyanınız halkımızın dörtte üçünün yaşamakta olduğu hayat fecidir.  Köylü, işçi yaşam sıkıntılarıyla, ekonomik sıkıntılarla, ürettiğinin karşılığını alamadığı zorluklarla cebelleşirken, ruhen bedenen çöküyor… Kahredici yazgı acı bir gerçek, utanç verici bir iğrençlik var. Halkımız insan hayatının ekonomik değerini öğrenmeli.

   Paralarımız, çalınmasın, yanmasın diye saklıyoruz. Çocuklarımız, eşimiz ve kendimiz paradan çok daha değerliyiz. Bizler canlı parayız. Can sermayemizi korumalı, israf etmemeliyiz…

Ülkede üretime katılan eller çoğalmalı. Halk daha fazla kazanırsa daha iyi beslenir, hasta olmaz. Yurdumuza binlerce yeni sağlam kuvvetli çalışkan eller kazandıralım. Gaflet uykusundan uyanalım. İlerleyelim ve yükselelim. Köle olmak istemiyorsak önce kendi yaşamımızın efendisi olalım!

   16 yılda 6 bakan, 26 kez eğitim sistemi değişen, okuldan çok cami yapan, imam hatip okulları açarak, mevcut okulları imam hatip kullarına çevirerek yatırımları bu okullara yapan zihniyetin eğitim sisteminde bütün çocuklar ancak köle yetişir!...

   Eğitim sistemi sıfır olan iktidarı protesto ediyorum.

   Türkiye'de 2 milyona yakın çocuğa eğitim sisteminin bir şey ifade etmediği acı bir gerçek varken köleler sizce nasıl efendileşir?

   Eğitim sistemini, iyi ahlaklı insanlar olmayı ciddiye alalım. Tabii ki mevcut iktidarın eğitim sistemiyle bunlar olamaz/olamadı!..

   Acil olarak başta büyükleri(!) sonra da çocuklarımızı terbiye edelim.



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle