Yukarı
445305

Sunay Akın’la Ankara’da Hafızanın İzinde

07 Nisan 2026 15:45

Bazı günler vardır, takvimde yalnızca bir yaprak gibi görünür ama içine bakınca koca bir zaman sığdırdığını anlarsınız. 6 Nisan da öyle bir gündü. Ankara Düşünür Koleji’nin davetiyle Türk Tarih Müzesi ve Parkı’nda düzenlenen programlarda Sunay Akın önce öğrencilerle, akşam saatlerinde de veliler ve öğretmenlerle buluştu. Fakat o gün yalnızca bir söyleşi günü olarak kalmadı; tarih, Cumhuriyet, çocukluk, eşya, müze, dostluk ve vefa, aynı günün içinde birbirine bağlanan halkalar gibi yan yana geldi.

Sunay Akın’ı yıllardır dinleyenler bilir: O, yalnızca konuşan biri değildir; anlattığı her şeyi yeniden kuran, geçmişin üstündeki tozu sözcükleriyle usul usul kaldıran bir anlatıcıdır. Bu yüzden ona sadece şair, yazar ya da araştırmacı demek yetmez. O, modern zamanın meddahıdır biraz da. Bir cümleden bir hatıra, bir oyuncaktan bir ülke hikâyesi, bir ayrıntıdan bir Cumhuriyet dersi çıkarabilen ender anlatıcılardan biridir. Ankara’daki buluşmalarda da tam olarak bunu yaptı.

Günün ilk programında bu kez karşısında öğrenciler vardı. Genç yüzlerin merakı, salondaki canlılık, söze daha başlamadan hissediliyordu. Sunay Akın, öğrenciler için hazırlanan “İki Kitap Bir Heves” başlıklı buluşmada yine bildik ama her defasında taze kalan o anlatım gücüyle sahne aldı. Tarihi yalnızca sınavlarda ezberlenecek birkaç tarih ve isim olmaktan çıkarıp hayatın içinden bir hikâyeye dönüştürdü. Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, düşüncenin özgürlüğünü, kültürün bir millet için ne anlama geldiğini kuru cümlelerle değil; hikâyelerle, anılarla, çağrışımlarla anlattı. Çocukluğun hafızasını da bu anlatının içine kattı. Oyuncaklardan söz ederken aslında yalnızca çocukları değil, toplumların ruhunu anlattı. Müze fikrinden söz ederken yalnızca vitrindeki nesneleri değil, bir ülkenin kendini nasıl hatırladığını hatırlattı.

Onu dinlerken bir kez daha düşündüm: Bazı insanlar bilgi vermez, ufuk açar. Sunay Akın’ın öğrencilerle kurduğu bağ da tam buydu. Kimi zaman yüzlerde gülümseme belirdi, kimi zaman bir cümle salonda düşünceli bir durak yarattı. Çünkü anlattığı şey yalnızca geçmiş değildi; o geçmişin bugüne neden hâlâ değdiğiydi. Atatürk’ü anlatırken de aynı yolu izledi. Onu heykellerin, resmî cümlelerin, tören nutuklarının içinden değil; aklın, merakın, aydınlanmanın ve kültürün içinden gösterdi. Bu, gençler için de kıymetliydi. Çünkü karşılarında sadece bir tarih anlatısı değil, düşünmeye çağıran bir ses vardı.

Akşam olduğunda salonda bu kez veliler ve öğretmenler vardı. Günün ikinci buluşması, “Cumhuriyete Giden Yol” başlığıyla yapıldı. Başlık zaten başlı başına bir davetti. Çünkü Cumhuriyet’e giden yol, yalnızca geçmişte kalmış bir yürüyüş değildir; bugün de zihinlerde, evlerde, okullarda, çocukların yetiştirilme biçiminde sürüp giden bir yolculuktur. Sunay Akın, izleyiciye seslenirken bu yolu bir kez daha görünür kıldı. Cumhuriyet’in temel ilkelerini, Atatürk’ün kurduğu düşünsel zemini, kültürel hafızanın neden korunması gerektiğini anlattı. Bunu yaparken de yine kendi anlatı dilini kurdu: Ne didaktik bir ton, ne hamasi bir tekrar, ne de ezber bir söylem... Onun yerine; insana değen, günlük hayata yaslanan, bir oyuncaktan bir mektuba, bir müzeden bir anıya uzanan katmanlı bir anlatı.

Özellikle müzecilik üzerine söyledikleri üzerinde durmaya değerdi. Çünkü Sunay Akın için müze, sadece geçmişi saklayan bir yer değil; insanın kendine dönüp bakabildiği bir hafıza evi. İstanbul Oyuncak Müzesi’nden söz ederken aslında çocukluğun ne kadar büyük bir kültür alanı olduğunu da anlatmış oldu. Oyuncak dediğimiz şey bazen bir ülkenin toplumsal hayal gücünü ele verir. Bir vitrinde duran küçük bir tren, bir bez bebek, bir tahta at, kimi zaman bir dönemin ruhunu koca tarih kitaplarından daha iyi anlatır. Akın, işte bu noktada nesnelerle insanlar arasında bağ kuran, eşyaya da söz hakkı tanıyan anlatıcılardan biri.

 

Fakat günün bendeki asıl derin izi, öğle programından sonra yaşanan o beklenmedik küçük yolculukta kaldı.

Öğrencilerle yapılan buluşma bitmişti. Salon boşalmaya başlamış, gün yavaş yavaş başka bir ritme geçiyordu. Tam o sırada Sunay Abi, o kendine özgü doğallığıyla, “Hadi Metin’i de ziyaret edelim,” dedi. Cümle çok sakindi ama içinde büyük bir içtenlik vardı. Böylece rotamız bu kez bir söyleşi salonuna değil, Cebeci Asri Mezarlığı’na çevrildi.

Yolda sohbet ettik. Bir anı başka bir anıyı açtı. Konudan konuya geçtik. Arada Melih’i aradık, biraz takıldık, biraz güldük. Hayatın en gerçek tarafı da galiba burada saklıdır: Bir dostu ziyarete giderken bile hüzünle gülümseme yan yana yürür. Ankara sokakları akıp giderken arabada yalnızca bir yol alınmıyordu; geçmişe, dostluğa, eksilmiş bir sese doğru da gidiliyordu.

Cebeci Asri Mezarlığı’nın 4. kapısından içeri girdiğimizde, bizi güler yüzlü bir görevli karşıladı. Sunay Abi, “Metin Uca’nın mezarına gitmek istiyoruz,” dedi. Görevli arkadaş, az ve yarım Türkçesiyle ama son derece açık, içten ve dikkatli bir tarif yaptı. Öyle güzel anlattı ki, o büyük mezarlığın içinde Metin Uca’nın kabrini neredeyse elimizle koymuş gibi bulduk. Bazen insanı insana yaklaştıran şey kusursuz bir dil değil, sahici bir iyi niyettir. Orada tam da böyle bir durum vardı.

Mezarın başına vardığımızda ilk göze çarpan şey, gösterişten uzak ama karakteri olan bir sadelikti. Açık renk mermerin üzerinde “Metin Uca” adı belirgin bir şekilde duruyordu. Altında 1961-2023. Bir insan ömrü, yine o bilindik kederle iki tarih arasına çekilmişti. Mezarın çevresini saran siyah demir parmaklıklar, içerideki hüzünle dışarıdaki hayat arasına ince bir hat çekiyordu. Başucunda ve yanında duran iki küçük kedi figürü ise mezarın bütün havasına beklenmedik bir sıcaklık katıyordu. Sanki taşın soğukluğunu kırıyor, Metin Uca’nın o tanıdık, zeki, alaycı ama insana yakın duran tarafına küçük bir selam gönderiyordu. Güneş, mermerin üzerine eğilmişti. Beyaz taşın üstünde parlayan ışık, yokluğun ağırlığını hafifletmiyordu belki ama ona başka bir derinlik kazandırıyordu.

Sunay Abi orada yalnızca bir dostunun mezarı başında durmadı. Sanki eski bir arkadaşla konuştu, aradaki mesafeyi kaldırdı, zamanın açtığı boşluğu birkaç cümleyle doldurdu. Hasret giderdi. O anı uzaktan izlerken şunu düşündüm: Bazı dostluklar ölümle tamamlanmıyor, yalnızca başka bir dile geçiyor. Toprak altına giren bedendir; hatıra kalır, ses kalır, birlikte gülünmüş cümleler kalır. İnsan, sevdiği birinin ardından mezar başında dururken aslında biraz kendine de bakıyor. Kendi eksikliğine, kendi faniliğine, kendi belleğine...

O gün Ankara Düşünür Koleji’nde yapılan iki ayrı buluşma, sadece başarılı bir okul etkinliği değildi. Öğrenciler için düşünmenin, veliler için hafızanın, hepimiz için de kültürün ne kadar yaşamsal olduğunu yeniden hatırlatan bir gündü. Sunay Akın, bir yandan öğrencilerle ve velilerle Cumhuriyet’in ışığını, Atatürk’ün düşünce dünyasını, müzeciliğin ve belleğin anlamını paylaştı; öte yandan öğleden sonra dostluk ve vefa duygusunu da aynı günün içine kattı. Bir yanda çocuklara ve ailelere açılan bir kültür kapısı vardı, öbür yanda bir dostun mezarı başında duran insan sıcaklığı.

Geride, konuşulmuş cümlelerden daha fazlası kaldı. Bir okulun düzenlediği iki güzel buluşma, bir anlatıcının insanlarda bıraktığı iz, bir dost mezarı başında duran vefa duygusu ve Ankara’nın o bahar gününe sinen derin bir hatırlama hâli...

Bazı günler gerçekten de takvimde tek yapraktır. Ama insanın içinde uzun süre kapanmaz.

cumhuriyet



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle


Diğer Haberler

Sanatçılar, sanat emekçileri, 1 Mayıs’ta alanlardaydı

İşçilerle birlikte sanatçılar, sanat emekçileri de alanlardaydı. İstanbul’da iki farklı alandaki kutlamalarda bir araya gelen sanatçılar ve sanat emekçileri, hep bir ağızdan “Özgür sahne ...

Fazıl Say'dan yeni caz projesi: 'Say Plays Jazz'

Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, caz odağındaki yeni projesi “Say Plays Jazz on Tour with Škoda” ile yaz aylarında Türkiye turnesine çıkmaya hazırlanıyor. Sanatçının klasik müz...


Zerrin Özer'in ablası, sanatçı Tülay Özer hayatını kaybetti

Türkiye'de 1970'li yıllara damga vuran şarkıcı Tülay Özer, hayata veda etti. Aynı zamanda Zerrin Özer'in ablası olan sanatçı, 'Büklüm Büklüm' ve 'İkimiz Bir Fidanız' gibi şarkılarıyla tan...

Daniel Radcliffe’ten gülümseten anlar: Oğluyla Harry Potter izledi

Dünyaca ünlü oyuncu Daniel Radcliffe, Harry Potter serisiyle adını duyurmuştu. Daniel Radcliffe, bugün yaptığı yeni paylaşımla hayranlarının dikkatini çekti. Ünlü oyuncu, minik oğluyla ke...


Ferda Yüce’nin “Akışına” sergisi Maltepe’de açılıyor

Sanatçı Ferda Yüce’nin resim ve heykel çalışmalarından oluşan “Akışına” başlıklı kişisel sergisi, 2–14 Mayıs 2026 tarihleri arasında Maltepe Yaşar Kemal Kültür Merkezinde sanatseverlerle ...

Mayıs’ta İş Sanat müzelerinde kutlama var

İş Sanat’ın İstanbul ve Ankara’daki minik sanatseverler için hazırladığı ücretsiz atölyeleri sürüyor. Programlarda 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Müzeler Haftası ve Ann...


'Soyumuz imparatora dayanıyor ama biz ahırda büyüdük'

Hollywood yıldızı Sharon Stone, ailesinin Kutsal Roma İmparatoru Şarlman’a kadar uzanan soylu geçmişine rağmen yoksulluk içinde büyümesinin ardındaki trajik nedenleri açıkladı. Eski aile ...

Türkan Şoray: ''Biz sette peynir ekmek yerdik''

Yeşilçam’ın ‘Sultan’ı Türkan Şoray, katıldığı etkinlikte geçmişte Türk sinemasındaki set koşullarını anlattı. Sanatçı, “Sette bazen peynir ekmek, bazen ekmek arası döner yiyorduk. Arabala...


Yeniden Sinematek’te “Çıldırmanın Eşiği” 

İzmirli sinemaseverleri dünya sinemasının unutulmaz yapımlarıyla buluşturan İzmir Büyükşehir Belediyesi Yeniden Sinematek gösterimleri, mayıs ayında “Çıldırmanın Eşiği” temasıyla dikkat ç...

SOSYAL MEDYA


MAGAZİN

Yasemin Ergene, yıllar sonra ekranlara dönüyor

İzzet Özilhan ile 14 yıllık evliliğini bitiren Yasemin Ergene yıllar sonra ekrana dönmeye karar verdi. "Doktorlar" dizisindeki rolüyle geniş kitlelerce tanınan Yasemin Ergene, evliliğinin...

TEKNOLOJİ

EDİTÖR'ÜN SEÇTİKLERİ

Genç nesilde kanser alarmı...

Bilim dünyası, son yıllarda 20 ila 49 yaş aralığındaki bireylerde hızla artan 11 farklı kanser türünün nedenini araştırıyor. Kanser Araştırma Enstitüsü ve Imperial College London tarafından yürütülen ortak çalışma, modern zamanların "sessiz epidemisi" olarak adlandırılan obezitenin, erken yaşta görülen kanser vakalarında birincil tetikleyici olduğunu ortaya koydu.

ÇOK YORUMLANANLAR

ÇOK OKUNANLAR